GENEL BAŞKAN KILIÇDAROĞLU PARTİ MECLİSİ TOPLANTISI ÖNCESİNDE KONUŞTU
10 MADDELİK DEMOKRASİ ÇAĞRISI:
BİZ HAZIRIZ, DAVUTOĞLU DA HAZIRSA ÜLKEMİZE DEMOKRASİYİ BİRLİKTE GETİRELİM

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 35. Olağan Kurultay’ın ardından yeni Parti Meclisi (PM) üyeleriyle ilk toplantısını CHP Genel Merkezi’nde gerçekleştirdi. 10 maddelik “Demokrasi Çağrısı” yapan Genel Başkan Kılıçdaroğlu, “Eğer Sayın Davutoğlu, ’Biz de demokrasiyi istiyoruz, biz de özgürlükçü, çoğulcu demokrasiyi istiyoruz’ diyorsa. O zaman kendisine şunu söylüyoruz; biz hazırız, siz de hazırsanız bu ülkeye demokrasiyi birlikte getirelim” dedi. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun konuşması şöyle:
Parti Meclisimizin değerli üyeleri, 35. Olağan Kurultayımızı yaptık. Demokrasiyi kendi evimizde olabildiğince oluşturmaya çalıştık ve sizler, ben hep beraber seçildik ve buraya geldik. İşimizin zor olduğunu benim kadar eminim sizlerde biliyorsunuz. Ama önemli olan kolay işleri başarmak değil, zor işleri başarmaktır.
Değerli arkadaşlarım,
Son bir haftada üç acı olayla karşı karşıya geldik. Üç ayrı acı olayı yaşadık. İş dünyasının önemli bir simasını, Sayın Mustafa Koç’u kaybettik. Gerçekten de Koç ailesi cumhuriyete bağlı, cumhuriyetin yarattığı değerlere bağlı bir aileydi. Çalışan, üreten, olabildiğince çaba gösteren, kendi ülkesinin çıkarları için mücadele eden bir gelenekten geliyordu. O nedenle iş dünyasına başsağlığı, merhuma da Allah’tan rahmet diliyoruz.
Bu acıyı yaşarken Sayın Tahsin Yücel’i kaybettik. Edebiyat dünyamızın çok önemli bir ismi. Romanlarıyla, diğer eserleriyle, tercüme ettiği kitaplarla bizim sanat dünyamızı zenginleştiren önemli kilometre taşlarından birisiydi. O’na da Allah’tan rahmet diliyoruz. Edebiyat dünyasının başı sağolsun, diyoruz. Gerçekten de son derece değerli eserlerle, kalıcılığını bizim gönlümüzde sürdürecektir.
Dün İstanbul’daydım. Yakınları haber gönderdiler, “Kamer Genç pazar gününe yetişmeyebilir.” Ve ben dün toplantıları iptal edip İstanbul’a kendisini hastanede ziyarete gittim. Gerçekten çok zor durumdaydı, son görüşüm oldu. “Birkaç saat içinde vefat haberi gelebilir” diye doktorları söylediler ve gerçekten de birkaç saat içinde vefat haberi geldi. Uzun yıllardır tanıdığım bir siyasetçidir Kamer Genç. Belki de bizim siyaset dünyamızın en renkli kişilerinden birisiydi. Dik duruşu vardı. Hani Nazım Hikmet’in bir heykeli var ya Rusya’da mezarının başında bir taşı var “Rüzgara karşı yürüyen adam.” O da bizim siyaset dünyamızda rüzgara karşı yürüyen birisiydi. Dik durmasını bilen, ödünsüz, düşüncelerini rahatlıkla açıklayan birisiydi. Siyasette belki de en deneyimli, birikimli insanlardan birisiydi. Ama sonuçta insan ölüme teslim oluyor. Yakınlarına sabır, O’na da Allah’tan rahmet diliyoruz. Sanıyorum yarın veya öbür gün toprağa verilecek. “Allah rahmet eylesin” diyoruz.
Acılar kuşkusuz düşündüğümüz kadar kısa sürede gelip geçici bir süreç değil. Acıları bazen derinden de yaşayabiliriz. Bazen acılarımızı sürekli yineleyerek onlara daha farklı anlamlar katabiliriz. Tıpkı Uğur Mumcu’nun katledilişi gibi o da törenlerle anılacak. O’nu da hiçbir zaman unutmayacağız.

Değerli arkadaşlarım,
Hepiniz çok iyi biliyorsunuz bu ülke bize altın tepsi içinde verilen bir ülke değil. Birileri bize Cumhuriyeti altın tepsi içinde vermedi. Biz bu ülkeyi acıyla, gözyaşıyla kurduk, ağır bedeller ödedik. bu ülkeyi kurmak için. Bu ülkenin bütün insanları inancı ne olursa olsun, kimliği ne olursa olsun, yaşam tarzı ne olursa olsun Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda tek yürek olarak ortaya çıktı. Yeni bir devrim yarattık aslında. Babalarımız yarattı bu devrimi. Biz o devrimin mirasçılarıyız şu anda. Ama sorgulamamız gerekir gerçekten de mirasçıları mıyız? Cumhuriyeti kurarken bütün mazlum ülkelere örnek olduk. Bütün mazlum ülkeler Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının yarattığı devrimi, ortaya koyduğu devrimi örnek aldılar. Onların tamamı da cumhuriyeti oluşturdular. Arkasından yetmiyordu bu bize demokrasiyi getirecektik ülkemize. Çok partili hayatı getirdik. İnsanlar farklı partiler içinde görüşlerini özgürce dile getirebilsinler. Bunu da kör topal belli noktalara kadar taşıdık ve bunun yanında bir şey çok önemliydi. Eğer uygarlığı yakalayacaksak, neydi önemli olan? Emekti, alın teriydi, işçilerdi, fabrikada çalışanlardı, işsizlerdi, yoksullardı. Merdiven altı atölyelerde çalışan sigortasız işçilerdi. Bunların haklarının korunması gerekiyordu. Ve bunların örgütlenmeleri gerekiyordu. Bunların bir araya gelip hak talep etmeleri gerekiyordu. Bunun yolunu da açtık ve sosyal demokrasiyi getirdik. Sendikalar kurulmaya başlandı. İşçiler kendi haklarını savunmaya başladılar, toplu sözleşme yapmaya başladılar. Grev haklarını kullanmaya başladılar. Bu bizim demokrasiyi güçlendirmemiz açısından çok ama çok önemliydi. Bunları da biz yaptık.
Fakat henüz daha özgürlükçü demokrasi oluşturmuş değiliz. Burada sınıfta kalmışız. Bir türlü mezun olamıyoruz. Özgürlükçü demokrasiyi, çoğulcu demokrasiyi mutlaka getirmemiz gerekiyor. Eğer bunu kendi ülkenize getiremezsiniz, siz asla ve asla uygar dünyanın bir parçası olamazsınız. Bizim hedefimiz neydi? Çağdaş uygarlığı yakalamak değil, çağdaş uygarlığı aşmaktı. Çağdaş uygarlığı nasıl aşacağız? İçerde kavga ederek mi? Birbirimizin gözünü oyarak mı? Birisi hak talep ettiği zaman ağzına bant çekip “Sakın hak talep etme” demek mi? Böyle mi biz çağdaş uygarlığı yakalayacağız? Hayır, böyle değil. O zaman bizim dördüncü bir devrime ihtiyacımız var. Özgürlükçü demokrasi devrimine ihtiyacımız var. Bunu yakalamak zorundayız. Bunu yakaladığımız zaman zaten Türkiye uygar dünyanın bir parçası olacaktır. Eğer bugün gazetelerin manşetleri demokrasi söylemiyle çıkıyorsa, ülkede bir sorun var demektir. Bu sorunu aşmak zorundayız. Demokrasi neden önemli? Demokrasisi gelişmemiş bir ülke zaten gelişemez arkadaşlar.
Şöyle bir dünyaya bakalım. Kişi başına gelirin 25 bin dolarla 55 bin dolar, 58 bin dolar olduğu ülkelerin tamamına bir bakalım. Hepsinde birinci sınıf demokrasi var. Hepsi uygar dünyanın bir parçası, iç kavgaları yok. Ahlaki temeller oldukça yüksek, ahlaki kurallar oldukça yüksek. “4 saat su akmadı” diye istifa eden bir belediye başkanının ahlakını düşünün, 15 gün bir başkenti susuz bırakırsınız, bir de onun ahlakını düşünün. Ahlak bu kadar önemlidir demokrasilerde. Çoğulcu demokrasinin zaten özünü de bu oluşturuyor. Bunu yaptığınız zaman demokrasiyi güçlendirmiş olursunuz ve siz uygar dünyanın bir parçası olmuş olursunuz. Ana hedefimiz bu olmak zorunda.
Peki, şu soruyu sormamız gerekiyor: Ülkeye gerçekten de bizim tanımladığımız bu birinci sınıf demokrasiyi kim getirebilir? 13 yıldır iktidarda olan bir siyasi parti var. Kendi içinde demokrasisi olmayan bir siyasal parti ülkeye demokrasiyi getirir mi? Evinin içinde özgür olmayan bir kadın dışarıda özgür olabilir mi? Evinin içinde babasına rahatlıkla düşüncesini açıklamaktan korkan bir çocuk dışarıda rahat olabilir mi? Evimizde eğer gerçekten de eşimizi dinliyorsak, çoluk çocuğumuzu dinliyorsak, bir araya gelip ortak sorunları masaya yatırıp düşünebiliyorsak, tartışabiliyorsak o zaman biz aynı şeyi ülkemizde de yapmalıyız. Ama ülkemiz demokrasi açısından kan kaybediyor değerli arkadaşlar.
Sadece bizim sorunumuz değil bakın bu. Bütün uygar dünyanın sorunu haline geldi Türkiye. Herkes kaygıyla bakıyor Türkiye’ye ne olacak bu Türkiye diye. Bir ülkenin eğer Başkan Yardımcısı gelip Türkiye’de yayında büyükelçiyi de alıp demokrasinin erdeminden söz ediyorsa oturup düşünmemiz lazım. Hepimizin şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyor. O halde soru neydi? Kendi içinde demokrasisi olmayan bir siyasal parti ülkeye demokrasi getirebilir mi? Hayır getiremez bu kadar açık.
BİZ O BEDELLERİ ÖDEYECEĞİZ
Zaten AKP’nin demokrasiyi getirme gibi bir niyeti de yok. Böyle bir niyet beyanı da yok. Eğer kendi ülkenize demokrasiyi getiremiyorsanız ve demokrasi eksikliğimiz varsa, bir korku egemense toplumda, bir baskı egemense ve sokaktaki insan rahat nefes alamıyorsa oturup düşünmemiz gerekiyor. O nedenle bizim görevimizin ağırlığı burada ortaya çıkıyor. Sizin görevinizin ağırlığı burada ortaya çıkıyor. Bu ülkede aydınların yüklendikleri görevin ağırlığı burada ortaya çıkıyor. Peki, özgürlükçü demokrasiyi getirmek kolay mı? Dünyanın hiçbir ülkesinde kolay olmamıştır. Bedel ödenmeden demokrasi gelmemiştir. Örnek; 1789’dan günümüze kadar bakın. Bizim ülkemizde de bedeller ödenmiştir ve ödenecektir de. Ama halkımın şunu çok iyi bilmesini isterim. O bedelleri biz ödemeye hazırız. Biz o bedelleri ödeyeceğiz. Hiç kimsenin en ufak bir endişesi olmasın. Bu bedelleri mutlaka ödeyeceğiz.
Eğer Sayın Davutoğlu “Biz de demokrasiyi, biz de özgürlükçü demokrasiyi, çoğulcu demokrasiyi istiyoruz” diyorsa o zaman kendisine şunu söylüyoruz. Biz hazırız, siz de hazırsanız biraz sonra kendi düşüncelerimizi açıklayacağız, o da kendi düşüncelerini açıklasın ve bu ülkeye demokrasiyi birlikte getirelim. Neden birileri bedel ödesin? Birde bedel ödemeden getirmiş olalım. Neden birileri bize demokrasiyi getirin diye illa dayatsın? Birileri de dayatmadan biz kendi özgür irademizle kendi ülkemize demokrasiyi getirelim. Biz bunu savunuyoruz. Açık, net, anlaşılabilir bir dille biz bunu savunuyoruz.

10 MADDELİK ÇAĞRI
1) Diyoruz ki, elinde sopa olan devlet istemiyoruz. Halkına hesap veren bir devlet istiyoruz biz. Halkına hizmet eden bir devlet istiyoruz biz. Elinde sopa olan devlet ortaçağ devletidir. 21.yüzyılın Türkiye’sinde ortaçağ devleti istemiyoruz. Vatandaşına hizmet eden ve yeri geldiğinde de halkına hesap veren bir devlet istiyoruz. Neden halkına hesap veren? Çünkü o devletin ayakta kalması için vergiyi veren bu vatandaş. O vatandaşa hizmet edeceksin. Sana o vergiyi niye ödüyor? İstediğin gibi kullanasın, diye değil. Bu ülkenin çıkarlarına hizmet edesin, diye o vergiyi veriyor. Demek ki, hukukun üstünlüğüne inanan bir hukuk devleti istiyoruz. Varsanız buyurun.
2) Çok darbeler yaşadık. Az önce dedim ya “Demokrasi yolunda büyük bedeller ödedi Türkiye” diye, ödemeye de devam ediyor. Darbeler yaşadık, idam sehpalarında siyasetçilerimizi, gencecik çocukları idam ettik. Darbeciler kendi hukuklarını oluşturdular, kendi yasalarını çıkardılar. 5 kişinin imzasıyla yasalar çıktı ve bir darbe hukuku oluştu. Açık ve net söylüyoruz birinci sınıf demokrasi istiyorsanız gayet açık, gayet net gelin hep beraber şu darbe hukukundan Türkiye’yi arındıralım. Madem “Birinci sınıf demokrasi, madem özgürlükçü demokrasi” diyoruz, gelin darbe hukukundan arındıralım. Düne kadar diyorlardı ki, “CHP darbecilerle beraber, darbecileri destekliyor.” Açık, net söylüyorum. Her dönem, her zaman darbelere karşı olduk. Sizde karşıysanız darbe hukukunu tahkim etmeyin. Gelin beraber darbe hukukunu değiştirelim. Bu ülkeye birinci sınıf demokrasiyi getirelim. Siz getirdiniz de biz yok mu dedik? Hayır. Ama biz şimdi sizi zorluyoruz gelin darbe hukukunu değiştirelim, diye.
3) Hiç kimse yargıya güvenmiyor arkadaşlar. Sokağa çıkın vatandaşa sorun hakimlere güveniyor musun, mahkemelere güveniyor musun? Hiç kimse güvenmiyor. Soru şu; yargıyı bu hale kim getirdi? Eskiden derdik ki, ya bu ülkede adalet var. Şimdi “Bu ülkede adalet var” diyen kimse yok. Sadece büyük binaların üstünde Adalet Sarayı yazıyor. İçinde adaletin olmadığı saraylar yaptık. Adalet yok.
Geçen gün bir AKP’li belediye başkanı soruyor, “Hangi hakime gideceğim? Ben de şaşırdım. Adalete inanmıyorum” diyor. Dön bu soruyu kendi iktidarına sor. Yargıya bu hale kim getirdi 13 yılda? Biz yine söylüyoruz adaletten, başta siyaset olmak üzere her türlü vesayeti gelin kaldıralım. Her türlü yasal değişikliğe hazırız. Başta anayasa olmak üzere her türlü yasal değişikliğe hazırız. Gelin yargıyı bağımsız kılalım. Tabi bağımsız demek hiç denetlenmeyecek anlamında değil, yargının kendi içinde kendisini denetleyen mekanizmaları da oluşturalım ve Türkiye’ye gerçek anlamda adaleti getirelim.
4) Darbeciler yasa yaparken kendi geleceklerini düşünürler. Geçmişten ders almazlar. Geleceği de göremez darbeciler. Öyle dar kalıplar içine sokarlar ki toplumu toplum bir süre sonra nefes alamaz noktaya gelir. Siyasi partiler yasası, seçim yasası. Gelin kaldıralım. Yeni seçim yasası, yeni siyasi partiler yasası çıkaralım. Önümüzde engel ne? “Milli irade, milli irade, milli irade” diye, sabah- öğle, akşam diyorlardı. Şimdi biz diyoruz ya “Şu milli irade parlamentoya tam yansısın kardeşim. Milli iradenin önüne niye baraj koyuyorsunuz siz? Neden vatandaşına güvenmiyorsun?” Gelin kaldıralım. Şimdi ben merak ediyorum darbeci kim? Darbecileri savunan kim? Ezberleri bozacağız Türkiye’de. Bütün algıları yerle bir edeceğiz. CHP’ye yönelik olarak bugüne kadar oluşturulan bütün haksız algıları yerle bir etmek zorundayız. Düne kadar sesimiz çıkmıyordu herkeste bizi öyle sanıyordu. Yok, öyle bir şey. Buyurun gelin hep beraber değiştirelim. TBMM’nin üstünde vesayet var. Milli iradenin üstünde vesayet olur mu arkadaşlar? Gelin bunları kaldıralım. Son derece basit. Size açık çek veriyoruz ve söylüyoruz. Biz uygar dünyanın bir parçası olmak istiyoruz. Gelin hep beraber bunların tamamını değiştirelim. TBMM gerçek anlamda milletin meclisi olmalı. “Gerçek anlamda milletvekillerini millet seçsin” diyoruz. “Lider sultasını kaldıralım” diyoruz. Demiyorlar mıydı “Siz darbecilerden yanasınız?” Biz darbecilerden yana değiliz ama siz darbe hukukundan yanasınız. Niye kaldırmıyorsunuz, neden millete güvenmiyorsunuz?
5) Düşünceyi açıklama özgürlüğü. Hem diyeceksiniz demokrasi, hem düşüncesini açıklayan insanları suçlayacaksınız. Ben merak ediyorum, Allah akıl vermiş, niye aklı verdi? Düşünelim, düşündüklerimizi söyleyelim, diye. Ne içinde söyleyelim? Ahlak temelli söyleyelim, adalet temelli söyleyelim. Ben düşüncemi söylüyorum, kapı gibi önüme duvar çekiliyor “Sen niçin bu düşünceni söyledin” diye. Olur mu böyle bir şey arkadaşlar? Ben düşüncemi dile getirmeyeceksem peki biz nasıl tartışacağız; nasıl bir araya gelip neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ortaya koyacağız? İlla birisinin dediği doğru, onun dışındakilerin tamamı yanlış mıdır? diyeceğiz? Dünya ilerlemez böyle arkadaşlar. Aklımıza ihanet etmiş oluruz düşüncemizi açıklayamazsak şayet biz. Düşünceyi ifade özgürlüğünü eğer kendi ülkemize getiremezsek nasıl uygar dünyanın bir parçası olacağız? Nasıl insana saygı duyacağız? Düşünceyi açıklama özgürlüğü her şeyden önce insana saygıdır, insanın aklına saygıdır, ahlaka saygıdır, adalete saygıdır. Düşüncelerimizi açıklayacağız ki, bir masanın etrafına oturduğumuz zaman oturup uygarca tartışabilelim. Benim düşüncem yanlış olabilir, benim düşünceme katılmayabilirsiniz. Ama ortak akıl dediğimiz bir kavramı güçlendirmenin yolu farklı düşüncelerin bir potada erimesi ve ortaya bir farklı düşüncenin, bir sentezin çıkması lazım.
6) Medya özgürlüğü. Bir ülkede medya özgür değilse halk özgür değildir arkadaşlar. Halkın haber alma kanallarını tıkamışsınız demektir. Vatandaş bilgiyi nereden alacak 21. Yüzyılda? Rivayetlerle mi alacak? Dedikoduyla mı alacak? Fısıltılarla mı alacak? Hayır. 21. Yüzyılda insanoğlu açıyor televizyonu haberleri izliyor. Alıyor gazeteyi haberleri izliyor. Toplantılar olur, toplantılara gider. Şimdi siz medya üzerine baskı kuruyorsunuz, şu haberleri yapma, yaparsan seni hapse atarım. Yok, arkadaşlar böyle bir şey. Biz medya özgürlüğünü sadece söylemde olsun, diye söylemiyoruz. Gelin anayasaya 3 büyük güçten söz ediyor ya, yasama, yargı, yürütme, dördüncüsüne medya, diyelim. Madem uygar dünyanın bir parçası olmak istiyoruz, medeni dünyanın bir parçası olmak istiyoruz, o zaman oraya dördüncüsü medya özgürlüğü, diyelim. Medya, bütün çağdaş demokrasilerde dördüncü güç. Niye bizde dördüncü güç olmasın? Ne var önümüzde engel? Akıl var, mantık var. Gazeteci yazar, düşüncesini yazar, beğenebilirsin veya beğenmezsin. İstediğin televizyon kanalı, ister izlersin istersen de değiştirirsin. Gazete, ister satın alırsın ister almazsın. Ama bir yayını yasaklamak, bir görüşü yasaklamak, bir dünya görüşüne yasak getirmek 21. Yüzyılın Türkiye’sine yakışmıyor arkadaşlar.
7) Kendi sorunlarımızı kendimiz çözmek zorundayız arkadaşlar. Bir ülke kendi iç dinamikleriyle kendi sorununu çözemiyorsa ve acilse, sorun uluslararası alana evrilebilir ve bu çok daha tehlikeli bir sürecin ortaya çıkmasına yol açar. 30 yıldır bir sorun var önümüzde, 30 yıl. Çözelim şu sorunu, toplumsal uzlaşmayla çözelim. Yeri neresi? Yeri TBMM, milli irade orada değil mi? Orada. Milli iradenin Kâbe’si demiyor muyuz? “Kurucu Meclis, Gazi Meclis” diyoruz. Kurtuluş Savaşı’nı orası yaptı ve orası yönetti. Kurtuluş Savaşı’nı ve 30 yıllık sorunu çözemiyor muyuz? Niye çözemiyoruz? Akıl mı yok bizde? Niye çözemiyoruz? Oturup çözmeliyiz kendi sorunlarımızı, tartışmalıyız özgürce ve çözmeliyiz. Niye kan aksın bu ülkede? Niye her gün şehitlerimiz gelsin? Niçin sorunlar günlük sıcak politikaya alet edilsin? Neden sorunlar oy deposu haline getirilsin ve o amaçla kullanılsın? Bunları kabul etmiyoruz. Gayet açık, gayet net, adresi de söyledik, yeri de söyledik, yöntemi de söyledik, gelin çözelim. Niye çözmüyoruz? Gücünüz varsa otururuz, konuşuruz. İradeniz varsa oturur konuşuruz ve sorunu çözeriz. Biz ülkemizi seviyoruz, ülkemiz için mücadele ediyoruz, başarımız için mücadele ediyoruz. Kendi sorunlarımızı çözme iradesini ortaya koyalım, diyoruz. Hiç üstümüze görev değilken, çözüm yollarını da biz öneriyoruz. Çünkü biliyoruz ki iktidar olanlar ceplerini düşünüyorlar, ülkeyi değil. Ama biz ülkemizi düşünüyoruz. O nedenle adresi de söyledik, nasıl çözüleceğini de söyledik.
8) Devletin elinde sopa olan bir organ olmaması gerektiğini söyledim. Devletin bir özelliği daha var, çok temel bir özelliği daha var, bütün vatandaşlarına eşit davranmak zorundadır. İnancı ne olursa olsun, kimliği ne olursa olsun, inanç ve kimlik konusunda devlet vatandaşına karşı kör olmak zorundadır, altını çiziyorum, kör olmak zorundadır. Ne demektir kör olmak, gelen vatandaş devletten hizmet için gelen vatandaşın kimliğini devlet soramaz, inancını devlet soramaz. O, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysa, ona eşit hizmet etmek zorundadır. Onun yaşam tarzını sorgulayamaz, ona eşit hizmet etmek zorundadır. Açık, net çağrı yapıyorum, gelin din ve vicdan özgürlüğünü anayasal güvence altına alalım. İsteyen istediği gibi düşünebilir, istediği şeye inanabilir. Yasaklarla bir ülke büyümemiştir ve gelişmemiştir, bunları gelin değiştirelim.
9) Bir ülke 21. Yüzyılda vahşi kapitalizme terk edilemez arkadaşlar. Bir ülkenin ekonomisi rant üzerine inşa edilemez. Adına biz sosyal devlet dediğimiz bir kavram üzerinde devletin yücelmesi gerekir. Yani, insan odaklı bir devlet anlayışının olması lazım. O insanda hak temelli bir anlayışla hukuk sistemi içinde yerini almalıdır, hak temelli. Ne diyor, “Anayasa, sosyal güvenlik herkesin hakkıdır” diyor. Yani devlet lütuf dağıtan bir devlet değil, lütfeden devlet değil, vatandaşın hakkını teslim eden devlettir. Sosyal devlet budur, bu anlayışı bizim çok iyi anlatmamız lazım. Eğer benim çocuğum işsizse, ben yüzümü hükümete dönüp, “Benim çocuğuma iş bulacaksın” deme hakkım var benim. Benim çocuğum açsa, yoksulsam ben, ben yüzümü ülkeyi yöneten hükümete dönüp, “Benim çocuğumun açlığını gidereceksin” deme hakkım var benim. Hak temelli olmak zorunda, lütuf temelli değil. Bu kavramların Türkiye’de çok iyi anlatılması lazım, hak temelli. Sosyal devlet budur, emeği koruyan devlettir sosyal devlet. Hakkı, adaleti savunan devlettir sosyal devlet. Ülkede açlığın, yoksulluğun olmadığı ve bunun için mücadele eden devlettir sosyal devlet. Örgütlü, zayıf kitlelerin, işçilerin, garibanların örgütlendiği devlettir sosyal devlet. Sosyal devlet budur. Anayasamızın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen kurallarından birisi budur, ilk 4 maddede, “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal hukuk devletidir” deniliyor. Bunun için biz “Bunlar bizim kırmızı çizgimizdir” diyoruz Hak temelli olacak sosyal devlet. Vatandaşın hakkını teslim edeceksin sen. Bunu yapmadığınız takdirde olmaz.
10) Üniversitelerimiz bilgi üretmeli. Bilgi üretmeyen üniversiteye üniversite denmez, kimse kusura bakmasın. Elin oğlu lise çağında bilgi üretiyor, ilköğretim çağında bilgi üretiyor. Biz, üniversitelerin bilgi üretmesinin önüne duvar çekiyoruz, sen üretme burada, bilgi üretme diye. Bilgi nasıl üretilir arkadaşlar, bilginin üretilmesinin ana sözcüğü meraktır arkadaşlar, merak. Bir şeyi merak edeceksiniz, arkasından da soracaksınız bu neden böyledir diye. Eğer bunları yapmıyorsanız, Allah’ın verdiği aklı kullanmıyorsunuz demektir. Aklı kullanacaksınız. Dünya kadar olaylar oluyor etrafınızda, soracaksınız, sorgulayacaksınız. Eğer üniversitede her türlü düşünce özgürce tartışılmazsa, o üniversite bilgi üretebilir mi arkadaşalar? Bilgi üretmenin yolu merakla başlar, bilimsel altyapıyla bu sona erer, bir sorunu çözersiniz, bir merakı giderirsiniz. Lisede bir öğretmenim vardı, Allah rahmet eylesin, bizi şunu söylemişti hiç unutmam, bildiğiniz bir nokta ise, bilmediğiniz o noktanın etrafı kadardır. Eğer bildiğiniz kocaman bir daire ise bilmediğiniz o dairenin etrafı kadardır. Ne kadar çok şey bilirseniz, o kadar az şey öğrendiğinizin farkına varırsınız. Aslında, işte bilgi budur. Eğer biz çocuklarımızı bu anlayışla yetiştirmezsek, elin oğluna nasıl yetişeceğiz? Bilgi toplumunu nasıl yakalayacağız? Yasaklarla bir yere gidebilir mi? 21. Yüzyılda üniversitelerimize ortaçağın Türkiye’sini yaşatabilir miyiz? Düşünceyi yasaklıyoruz, neden bunu söyledin diye. Söyler, sende katılmazsın, sende uygar bir insan gibi o düşüncenin neden doğru olmadığını oturursun, anlatırsın, halkta karar verir buna, bu doğru değilmiş diye. Eğer biz bunu yapabilirsek, bu ülkeye demokrasiyi getirmiş oluruz.

10 madde halinde açıkladım arkadaşlar. Bakın çok açık, çok net. Eğer Sayın Davutoğlu, “Evet biz de bu 10 maddeyi aynen kabul ediyoruz” diyorsa, bütün kapılarımız, gönlümüz açık. Bu ülkeye özgürlükçü demokrasiyi getirelim. Kimse kimseyi üzmesin. Ahlak temelli olacak, bakın bunların tamamında ahlak temeli vardır, adalet temelli olacak, tamamında adalet vardır. Söylemle olmuyor arkadaşlar. Güzel laflar edebiliriz ama bunları hayata geçirmemiz lazım. Biz açık çek veriyoruz, bizim milletvekili sayımız belli ama bizim düşüncemizde belli. Eğer siz bu düşünceler doğrudur diyorsanız kanun tekliflerini de biz vermeyelim, siz verin. Sizin eseriniz olsun, bizde desteklemiş olalım. Ama bu ülkeye, çocuklarımıza bizim borcumuz var. Torunlarımıza borcumuz var. Sözlerimin başında demiştim, kimse Türkiye Cumhuriyet’ini bize altın tepsi içerisinde ikram etmedi, acıyla gözyaşıyla kurduk, büyük bedeller ödedi dedelerimiz. Biz onların mirasçılarıyız. Biz gerçekten onların mirasına sahip çıktık mı? Bunları yaparsak, onların mirasına sahip çıkmış olacağız. Onların gözü arkada kalmayacak. Evet, bizim çocuklarımız bizim düşlediğimiz Türkiye’yi, bizimde düşlediğimiz alanın ötesine taşıdılar diyeceklerdir, düşüneceklerdir. Biz bunları yapmak zorundayız.
Değerli arkadaşlarım, önümüzdeki günlerde uluslararası Suriye Konferansı toplanacak. Suriye politikasının yanlışlığını her seferinde dile getirdim, ısrarla dile getirdim, “Yanlıştır” dedim. Şimdi en büyük endişemi daha önce dile getirmiştim, tekrar dile getiriyorum. O uluslararası toplantıda Türkmenler masada yer alacak mı, almayacak mı? Türkmenlerin yer almasını istiyoruz o masada. Silah gönderiyordun, “Türkmenlere gönderiyorum” diyordun. İlaç gönderiyor, “Türkmenlere gönderiyorum” diyordun. Rus uçağını düşürdük, “Türkmenleri bombalıyordu” diyordun. O zaman bütün bunların hiçbirisini yemeyeceksin ve yutmayacaksın. Türkmenler o masada olacak, biz bekliyoruz, biz onları koruyoruz, onların haklarını savunuyoruz. Madem bir uluslararası bir konferans bu, madem taraflar orada temsil ediliyor, Türkmenler de orada olacak, biz bekliyoruz bunu.
SALI GÜNÜNE KADAR İZİN
Değerli arkadaşlarım, Sayın Cumhurbaşkanıyla aramızda özel bir tartışma var. Geçen muhtarlar toplantısında benim kullanmaktan utanacağım sözcükleri kullandığı için ben onları kullanmıyorum ama benim yaptığım bütün eleştirileri herkes tek tek okuyabilir. İçinde tek bir hakaret içeren sözcük yoktur ama o yapıyor. Bence hiç önemli değil, kişi kendi iç dünyasında nasılsa o diline vurur. İç dünyası demek ki öyle. Benimle ilgili şöyle bir cümle kullanmış: “…aslında bu zatın ( bana söylüyor ), asıl karın ağrısını da ortaya dökerim ama inanın bana, ben bu konuları konuşmaktan hicap duyuyorum” diyor. Kendisine Salı gününe kadar izin veriyorum, şu karın ağrısı işini bir açıkla kardeşim. Niye açıklamıyorsun? Benim karnım ağrımıyor ama senin karnının ağrımasını da istemem. Salı gününe kadar açıkla, karın ağrısını gider. Emin ol ben Salı günü sana hepsinin cevabını vereceğim, tek tek, belgeleriyle. Bakın konuşurken böyle karından atma yok, açık ve net bütün belgeleriyle ortaya koyacağım. Bakın ben söylüyorum, O’na da diyorum. Karın ağrısı çekme, şu Salı gününe kadar bir açıkla, biz de öğrenmiş olalım, bakarsın Salı günü ben sana teşekkür ederim. Açıkladığın şeyler çok önemliydi, kusura bakma derim. Açıklamazsan, Salı günü cevabını alacaksın.
TERÖR ÇOCUKLARIN KANINDAN BESLENİYOR
Bu arada bir şey daha söylemek istiyorum. Diyarbakır’da bir okulun bahçesine el yapımı bomba atıldı. Bunlarda vicdan yok, ahlak da yok. Terörün eğer acımasızlığını görmek istiyorsanız, okulun bahçesine atılan el bombasına bakacaksınız. Hangi ahlak, hangi inanç, hangi amaçla siz bir okulun bahçesine el bombası atıyorsunuz. O nedenle diyoruz ki, terörü lanetliyoruz. O nedenle diyoruz ki, terör insanlık suçudur, o nedenle diyoruz ki, terörün amacı, kimliği, inancı ne olursa olsun hep beraber karşı durmak zorundayız. Çocuklardan ne istiyorsunuz siz? Okulun bahçesine bomba mı atılır? Hangi amaçla yapıyorsunuz siz bunu? Terörün özelliği neydi? Kandan beslenmesiydi. Küçücük çocuklara bomba atıyorsunuz, onların kanlarıyla utanmadan besleniyorsunuz.
Okulun müdürünü aradım. Bana verdiği cevap el yapımı bir bomba, içinde cam kırıkları var ve cam kırıklarından çocuklar yaralanmış. Yani gerçekten insan aklının almayacağı bir şey. O çocuklardan ne istiyorsunuz siz? Terörün acımasızlığını görmek istiyorsanız o çocuklara yapılan saldırıyı görmemiz gerekiyor ve bunu da asla unutmamamız gerekiyor. Bu acıyı da unutmayacağız.






